
HÜRREM SÖNMEZ
Sekiz-10 sene oldu sanırım Küçükçekmece’de bir evde elektrik sobasıyla ısıtılmaya çalışılan bir çatı katında devrilen soba ve alev alan çekyatla çıkan yangında kaçamayan beş çocuk ve anne birlikte ölmüştü. Yine 10 yıl önce İstanbul’un göbeğindeki selde bir yük minibüsünün içinde sekiz kadın eşya gibi taşınırken boğularak ölmüştü. Marmara Park AVM şantiyesinde yatakhane olarak kullanılan çadırda 11 işçi ölmüştü yanarak; duruşmada sanık avukatı tanığa “Yanan işçiler neden kaçmadılar” diye sormuştu hatta hatırlarsınız, epey de tepki görmüştü. O vakit ölene kabahat bulmak henüz bu kadar yaygın değildi demek.
Mevsimlik işçiler her yaz kamyon kasalarında meyve, sebze gibi taşınırken o kamyonlar kaza yapar ve evlerinden kilometrelerce uzakta bilmedikleri şehirlere ekmek parası peşine giderken, bilmedikleri yollarda can verir.
Geride bıraktığımız 10 yıl boyunca Suriye’de yaşanan iç savaşla, mevsimlik işçi taşıyan kamyonlarda, konfeksiyon atölyelerinde, inşaatlarda, yanan evlerde ölenlere Suriyeli göçmenler de eklendi ve bu süre zarfında iş cinayetleri de yoksulluk da o kadar arttı ki bu ölümlere ilişkin haberler neredeyse haber değerini yitirir oldu, olağanlaştı.
Kapitalizm insan öğüten bir sistemdir elbette, yeni bir bilgi değil. ‘En zayıf halkalar ayıklanır’, kalan sağlarla çarkın dişlileri dönmeye devam eder. Kimi için sert koşullarda havasız bodrum katlarda, kimi için ışıltılı plazalarda sürüp giden, bu sistem içinde var olma, hayatını idame ettirebilme mücadelesinin insanı kendisine yabancılaştıran bir şey olduğunu diyen demiş vakti zamanında, üzerine külliyat yazılmış, benim şahsi kanaatim değil.
Son günlerde yaşanan intihar hadiseleri bu var olma mücadelesi içinde yorgun düşenlerin, bu insan öğüten acımasız sistemin dışına itilenlerin hikayesini anlatıyor. Çarkın dişlilerinden kazayla, yoksullukla, hastalıkla elenen zayıf halkalara, mücadelede yenik düştüğü için, umutsuzluğa kapıldığı için kendi kararıyla kendisini yok eden zayıf halkalar ekleniyor. Borçlarını ödeyemeyen baba, atanamayan öğretmen, işyerindeki psikolojik baskılara dayanamayan çalışan… İş bulma umudunu yitirenler, geçinemeyenler, eve ekmek götüremeyenler, kendisini aciz, hiçbir işe yaramaz hisseden milyonlarca insan.
Bu sistemin büyüttüğü yabancılaşma insanı sadece kendisine ve kendi emeğine yabancılaştırmaz, ‘öteki’ olana da yabancılaştırır. Kendi hayatta kalma gücünün ve o sistem içinde var olma başarısının tasvip ve takdir edilmesini bekleyerek, aynı başarıyı gösteremeyene karşı “İntihar edeceğine iş bulup çalışsaymış, çalışana ekmek var”, “Niye yardım istememiş, yangından niye kaçamamış” gibi cümleler kurdurur. “Suriyelinin ne işi var zaten burada, gelmeseymiş” dedirtir. Hata geride kalanda değildir, sistemde de değildir, hata ölendedir.
Son parasıyla aldığı odunlar ıslak çıkan anne, çocuklarını ısıtması için saç kurutma makinesini açıp kendisini asar yan odada… O annenin çaresizliğindeki payı kimse üstlenmek istemez, hatta ona o ıslak odunu satan oduncunun bile kabahati yoktur. Öyle ya komşusundan iki odun isteyiverseymiş.
İsmet Özel “Her intihar geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır” diyor. Görünen o ki bu yoksulluk sebebiyle yaşanan intiharlarda kimsenin o suçlamayla yüzleşmeye gücü ve cesareti yok. Hayat koşulları ağır, herkes ancak kendisini idare ediyor, her koyun kendi bacağından asılıyor, diğerkâmlık kavramını unutmak icap ediyor. Çünkü aksi halde bazı politik ve ahlaki sorgulamalara girişmek gerekir ki gayet güzel öğretildiği üzere adalet talep etmenin eşitsizlikten ve yoksulluktan söz etmenin bazı bedelleri var bu ülkede.
Yaşı bana yakın olanlar hatırlar, bizim çocukluğumuzda bir dönem Kemalettin Tuğcu romanları çocukların psikolojisini bozduğu gerekçesiyle okullarda okutulmuyordu. Yazının başlığına aldığım ‘Yoksulluk Lekesi’ denemesi Nurdan Gürbilek’in ‘Sessizin Payı’* kitabından, şahane bir Orhan Kemal ve Kemalettin Tuğcu karşılaştırmasıdır. Bir dönemin Türkiyesinin filmleri ve romanları hep haysiyetli ve iyi yürekli yoksulları, onlar sayesinde fazilete erişip doğruyu gören zenginleri anlatırdı. Çok acılar çekerler ama sonunda çektikleri acının mükafatına kavuşurlardı, namusuyla çalışan sonunda kazanırdı daima. Sebat etmenin, kanaat etmenin kıymeti, yaşananların kader olduğunu kabul etmenin ve o kadere isyan etmemenin erdemi olurdu hep o filmlerde ve romanlarda. Gürbilek’in isabetli tespitiyle “Tuğcu hikayesi talihsizlikten talih, yokluktan kuvvet, kötülükten iyilik doğacağını müjdelerken, Orhan Kemal bunca yokluğa rağmen insanların nasıl iyi ve haysiyetli kalabileceğini sorgular.” Kahramanlarına karşı merhamet besleyen Tuğcu’ya mukabil, ‘yoksulluk lekesi’ni ve adaletsizliği kendisine mesele edinen toplumsal gerçekçi Orhan Kemal… Orhan Kemal’in haysiyetli bir yaşamın ne şekilde mümkün olabileceğine dair mesajını sahiplenenler, zaten hayata ve dünyaya bakışlarını o mesaja göre inşa etti. Hapislik, ölüm, sürgün oldu bolca elbet içinde o hayatların.
Lakin peki ya merhamete ne oldu? Şahsen son zamanlarda yaşadığımız ortama, bugünlerde olan bitene bakınca Yeşilçam filmlerinin ve Kemalettin Tuğcu romanlarının ‘Fakirlik ayıp değil, fakir ama gururlu’ romansı içinde büyüyenlerin, kendilerinden daha zor koşullarda olanlara karşı geliştirdikleri o modası geçmiş gibi görünen ‘merhamet’ hiç yoktan iyi bir şey miydi diye düşünmüyor değilim bazen.
Merhamet bizi kötü bir insan olmaktan uzak tutar ama içinde üstün hissedenin kibrini barındırır, kötülüğün ve acımasızlığın adeta bulaşıcı bir hastalık gibi etrafımızı sardığı böylesi bir zamanda merhametli düşünmek ve davranmak sanki bir erdemmiş gibi görünse de, birbirimize borçlu olduğumuz şey merhamet değil, belki Gürbilek’in tanımıyla Orhan Kemalvari bir şefkat olabilir. Şefkat duyduğumuz zaman gerçekle yüzleşiriz, sorumluluğumuzu üstlenir, dibine kadar battığımız bu eşitsizliği ve adaletsizliği sorgulamaya başlarız. Merhamet sahip olduğumuzdan kendi takdir ettiğimiz kadarını ötekiyle paylaşmamıza yarar en fazla veya hakarete uğradığı için kendini öldüren el kadar Suriyeli çocuk için doğurmasaymış anası babası diyecek, otistik çocukları yuhalayacak kadar insanlıktan çıkmamıza mani olur belki. Ama eşitsizliklere karşı yan yana mücadele edenlerin, adaletsizliğe karşı çıkanların duygusu değildir asla merhamet…
Kurbanlara karşı, zayıf düşenlere karşı acımasızlaşan, zalimle güçlüyle empati kurmayı her gün biraz daha normalleştiren bir toplumda derde derman olabilecek şey ‘iyilik’, ‘kötülük’, iyi ve erdemli insan olma tartışmasından ziyade adalet kavgasıdır. Yoksullara, zayıf düşenlere duyulacak merhamet değil ama yoksul halklar için, ezilenler, sömürülenler için adalet talebiyle yan yana duranlara ve insan denen varlığa duyacağımız şefkat belki değiştirebilir bir şeyleri…
Geçtiğimiz günlerde Şili’nin Santiago kentinde yoksulluğa karşı sokaklara çıkan gencecik insanlar, o kentin stadyumunda infaz edilen Victor Jara’dan tam kırk yıl sonra şarkılar söyler “El pueblo unido jamas sera vencido” “Birleşen Halklar asla yenilmezler” diye haykırırken, bizim dünyanın öbür ucunda gözlerimizden yaşlar süzülüyorsa, merhametten değil elbet, eşitsizliğe karşı isyan edenlerin yan yana durdukları zaman kazanacaklarına olan iflah olmaz umut ve inancımızdan, o umuda olan ihtiyacımızdandır, o hiç tanımadığımız insanlara duyduğumuz saygı ve şefkattendir.
*Sessizin Payı/Nurdan Gürbilek/Metis 2014